Edebi Köşe Bir Otobüs İçin Ağıt

Bir Otobüs İçin Ağıt

486
5
Paylaş

Yağmurdu yağan, sağanak olmayan. İnce ince yağsa da, geçtikçe zaman, sağanaklar kadar birikti üzerimde. Çiçek tarlalarının kenarlarından yürüdüm. Damlalarla eğilip yükselen yapraklar arasında parlak mavi çiçekler;sarıların, yeşillerin arasında. Bana bakıyorlar yıkının yanından, “Her yer harabe dolu.” diyorlar gösterip gökdelenleri, “Yaşam ise burada.” İlerliyorum, gözlerimde çiçekler, aklımda harabeler. Bu binaların gözlerimde kalmış izleri yıkıyor beni, “Harabeler, benim aklımda.”

Bekliyorum,bekliyorum,bekliyorum. Benim huyumdur geç kalmak, onun değil. Neden gelmedi? Yağmur da dindi üstelik. Gelmezdi belki.Her şey bırakabilirdi sanki beni . Otobüs de pekala yolunu değiştirip gidebilirdi. Ben nesnelerden vazgeçemezdim de bazen onlar benden vazgeçerdi. Ansızın durup bir daha çalışmamaya karar vermiş saatim, bekledikçe yolu bulamayan mektubum, çok sevdiğim için çabucak solan renkler, bitmesin istedikçe sonu gelen kitaplar, filmler. Hepsi, hepsi beni terk ettiler. Bir otobüs, neden bırakmayacaktı bu durağı ve bu durakta da beni?

Gözlerimi kapattım. Düşüncelerim. Onlar gitmezdi. Kalır, harabeleri talan eder,yakalanmaz, suçlanmaz, susmazlardı. Gözlerimi açtım. Yol, aynı yerde, görüyorum. Durağın derme çatma direği, hatta gökyüzü. Hepsi yerli yerinde. Köşede , yıllar önce yapraklarına veda etmiş ağaç gövdesi, biraz olsun sapmamış yerinden. Tuhaf! Şu reklam panoları, kaldırımlar, buradaki yaşamım boyunca terk etmemişlerdi beni. Nedendi?

Yorulmuş olmalı zaman, pek yavaş akıyor şimdi; yüzyılların, binyılların yorgunu zaman. Sular henüz dinç oysa. Giysi uçlarından, şemsiye kenarlarından, çatı köşelerinden bırakıp kendilerini, mazgallara akıyorlar. Ben bekliyorum yine. Suyu düşünüyorum. Bir damlasının, küçücük, çok küçük bir kısmının bir parçası olduğumu. Dört buçuk milyar yıl, dolaşıp duruyorum bu gezegende. Kah bir yerden kopuyorum kah bir başkasından. Bana sorulmaksızın geçen dört buçuk milyar yıl. Biraz sıcakla ayrılıyorum henüz düştüğüm denizden, biraz soğukla yollar aştığım bulutta değilim artık. Bir an nehirde, bir başka an damarlarda dolaşıyorum. Ve dört buçuk milyar yıl sonra öyle iyi anlıyorum ki gelirgeçerliği.  Ayrıldığım her damla, her akarsu, her birikinti gibi biliyorum işte, bu çatı da benim “evim” olamaz.

Düştüğüm bu boşluk. Sapıp dururken düşüncelerim, var olmamış bir yere gelmiş gibiyim sonunda. Sesler, görüntüler, hisler yok. Boşluk. Ancak varlığı hiç tatmamışcasına tanımlanamaz bir yokluk. Düşüncelerim geçip duruyor bilincimden. Varlığa dair belirtiler. Anlamlar! Anlamları bulamıyorum. Nesneye , görülene, duyulana ait hatıralar. Buralarda bir yerlerdeydi. Hemen şunun altında? Belki bir diğerinin üstünde? Bir his bilincimde, “vardı” diyor, ‘var’ın ne olduğunu söylemiyor.

Bir yabancı girdi boşluğa. Hatırladım. ‘ışık’ deniyor, ardından ‘ses’. Işık yokken, boşluğu karanlık bile doldurmuyordu. Oysa nedense boşluk deyince karanlık gelir  insanın aklına. Düşün ki karanlık dahi yok.  Öyle boş, öyle yok. Yokluğun da tanımı yok. İlk varın gelişiyle dağıldı boşluk. Bir ışık tanesinin arkasından beliren silüetiyle yaklaşıyordu işte otobüs. İnsanlar usulca yaklaştılar yola, elini kaldırdı kimi. Kımıldayamadım. Ayaklarım reddetti beni. Bu reddediş mi gelirgeçerdi yoksa  bunca zamanki boyun eğiş mi? Bilemezdim. Oysa ben böyle anları beni bırakacaklarının güvencesiyle yaşamıştım. Sonra, son yolcu da kapıya ulaştığında adımlarım yolun üzerinden aştı, kollarımsa yürüyüş marşında. Otobüsün kapısını tuttu ellerim,ayaklarım basamaklara kondu. Belki, “ben”siz “benlik”siz bir dizi hareketin ardından ellerim, ayaklarım, mimiklerim; hepsi çekip gidecekti. Bu, kopuşun sonlandığı nokta olacak, bir daha soyut “ben” somut “ben”e ulaşamayacaktı. Belki ansızın otobüs koridoruna yığılacak, öylece kalacaktım;çevreme toplanan kalabalık fazla uzağında kalacağım bir senfoniyi çalacaklardı o zaman. Ellerim otobüs demirlerinde , ayaklarım koridorda ilerledi, boş bir koltuğa bıraktılar beni. Camın buğusunu sildim, dışarı baktım. Buradaydım. Soyuttum, somuttum, tek parçaydım.

Kulaklarımda Mushishi’den ‘unasaka yori’, otobüsü izliyordum. Gözleri kapananlar, ayakta duranlar, sıradaki durakta inecekler, hepsi bulutlar içinde. Neden? Otobüsteki herkes aynı müziği mi dinliyordu benimle? Aynı solgunluk sanki, sanki aynı sıkışmışlık çıkmış yüzeye, hepimizi aynı şey üzmüşcesine. Dışarı çevirdim bakışlarımı. Kaldırımlara aynı his yağıyordu, kulaklarıma, gözlerime.

Bozuk bir ses, kapının üstünde yanan kırmızı ışık. Saate bakmıyordum bile artık, bir şeylere bir yerlere yetişmekten çok uzaktım. Derken ışık söndü, kapılar çekildi kenarlara. Birkaç damla vurdu yüzüme. Kapanış sesi geliyor kapıların ve otobüs devam ediyor yoluna, geçip gidiyor hayatımdan.

5 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here