Düşünce Çürümenin Öyküsü

Çürümenin Öyküsü

303
2
Paylaş

“Fakat sulanmış bir çiçek de solabilir, bozguna uğrayabilir derindeki karınca yuvaları.”

İçeri girip selamladı kendini. Yerde oturmuş duvarları izliyor gibiydi kapıdan girerken. Yerde oturan kendi olabildiğinde ise kapıdan giren onu hiç tanımıyor gibi. Durup izleyebildiğinde, sanki sürekli söylenip de anlamını yitirmeye yaklaşmış bir kelime gibi, her hecesiyle kelime bütününün arasının açılışı gibi, eylemleri amaçlarından uzaklaşıyor; hareketler –onu tanımlayan hareketler- ondan başka bir şeyi temsil ediyordu. Temsilde kendisini, kendisinde temsili, kendisinde kendisini bulamıyordu.  Zihninde dolaşan, konuşan, koşan kendisine durup da bakabilmişse eğer, her taşa takıldığını görüyor, düşüyor, kalkamıyordu. Bir biçime sahip olmadan yalnız düşünceden ibaret olma isteği döngüler çiziyordu aklında.

Biraz oturdu. Derken, yüzünden kanı çekildi, duvarlardan renkler. Işıklar köşelerine çekildiler, karanlıklar arasına. Karanlık, solunmuş zehirli bir gaz gibi dolaştı gözlerinde, tüketti bedenini. Uyku. En kolay kaçış.

Uyanamamıştı henüz. Gülümsedi. Her olaya, nesneye aslına bakmaksızın yalnız gördüğümüz gibi ad verişimizi gülünç buldu. Görüntü, biçim dışında her şeyden korkar gibiydik.  Korkumuzu gülünç buldu, farkında olamadığımız uykumuzu, gördüğümüzün yalnız rüya olduğunu anlamayışımızı. Oysa açılmış gözlerinin ardında, kafatasında beyni hala uykudaydı; farkındaydı.

Çatlaklar, çizgiler, kimi pütürlerle geçiyor bazense sakin yolları. Müziğin eşliğinde geçiyor yollarından. Sanki duvarlar sınırlandırmıyor o zaman tavanı. Sanki aşsa, aşsa olukları; çatlaklardan geçse bulamayacak sonunu. Sonsuz bir tavanın altında sonsuzlukla eziliyor. Kapatsa gözlerini; sonsuz bir tavanın altında, sonsuz bir müzikle sarılmış etrafı. Biçimsiz bir varlığın sesle, sözle, hayalle var oluşu anlatılıyor radyoda. Radyo biçimsiz, sesle var olmuş yalnızca. Oysa sırtını yasladığı zemini hissediyor, ellerinin altındaki halıyı biliyor, sonra biçimi geliyor aklına. Boyutsuzluğa olan korkulu merak geziniyor içinde. Işık gibi, ses gibi. Kalsa öylece, kaybolabilir bu seste. Oysa yolda, kalabalıkta ne zaman bulansa görüşü, korkuyor; sanki duyamayacak aynı zamanda, biçem biçemsizliği de alıp götürecekmişcesine.

Aynada solgun buluyor kendini, sararmış, bitkin; solmak üzere olan ama solmaya cesaret edememiş biri. Ancak, aynadaki kim? Aynı, olduğunu düşündüğü kişi olamayışı gibi ayna da o olmayı başaramıyor belki. Epifani. Hep düşündüğü, bildiği kendi olamayışı, tüm değişimlerin ardından kendisinin aslını bilemeyişi, olamadığı o kişiyi dahi çözemeyişi; aynadaki biçimiyle kendisini bağdaştıramayışıyla somutlaşıyor. Sanki ancak şimdi anlayabilirmişçesine korkuyor, çok geç olduğunu şimdi anlayabilirmişçesine.

Yakalarını kaldırıp, kapıya uzanıyor. Kapıdan rüzgar esiyor. Güneşe uzattığı parmaklarının arasından geçiyor rüzgar. Ağaç dallarından, kaldırım taşlarından esiyor, her bir toz zerresinin arasından her bir zerresiyle beraber. Nerede bitiyor bu rüzgar, nerede yavaşlıyor? Nehirler, ırmaklar, ince su damarları hatta seller gibi dökülüyor mu bir yere? Duruyor. Derken yeşil yanıyor bekleyenler için. Kalabalıkla karşıya geçerken biraz yukarıdan bakıyor kendine. Rüzgardan, selden, ırmaktan daha büyük bir akım içinde sürüklenip dururken görülüyor. O olsa da olmasa da devam edecek bir akıntının içinde savruluyor. Nerede bitiyor bu gidiş, nereye dökülüyor bu insanlar böyle?

Tren makaslarına rastladığı yerden terk ediyor yolu. Çimden küçük patikanın üstünde ilerliyor, büyük bir ağacın gövdesine yaslanıyor. Yapraklar saydamlaşıp güneşin geçmesine izin veriyor, kimi umursamazsızın gölgeler çiziyor yere, içlerini boyuyor. Sahip olduğu ilk çiçeğin her şeye rağmen ölüşünü hatırlıyor, gölgeli soluşunu. Fakat sulanmış bir çiçek de solabilir, naif bir güneşe değdiği pencere önünde.

Bir duman geliyor küçük bir tütsüden, kaplıyor her yanı. Tütsüden sızan sisin altında dolaşan karıncalar tırmanıyor ayaklarından. Öylece duruyor, kımıldamıyor. Düşüncesinde, yükseklerden bırakıyor kendini. Yeryüzünden daha derine düşüyor. Karıncalar geçiyor üzerinden, taştan topraktan derine, benliğine yuvalanıyor.  Buldukları, taşıdıkları her parça içinde yer tutuyor. Bir tohum düşüyor üzerine, suluyor birisi, kökleniyor. Fakat sulanmış bir çiçek de solabilir, bozguna uğrayabilir derindeki karınca yuvaları. Artık bir parçası olmuş tüm o yabancılıklar ölürken içinde, benliği bomboş kalıyor. Dumandan sızan küçük sis doluyor boşluğa. Ayaklarından tırmanan karıncaları hissediyor, ayağa kalkıyor aceleyle, “Hayır” diyor bağırarak. Kimse anlamıyor.

Düşünüyor. Her şey zehirleyebilir insanı. Uzaklıklar, yakınlıklar. Işıklar, karanlıklar, kendisi. Yalnız var oluşuyla dahi zehirleyebilir kendini. Yok oluşuyla, kayboluşuyla, kendini kaybedişiyle. Bazen bir boşluğu taşımak, bir varlığı taşımaktan zor gelir. Varlığıyla insanı hasta eden bir parça, yok oluşuyla öldürebilir onu. Hayat varsayımlarda ilerleyemez bu yüzden, ölümler varsayımlarla yok edilemez.

Düşüyor. Toprak soğuk, elleri ağacın köklerini tutmuş, gözleri gökte. İçinden bir şarkı tutturmuş, söylemesi güç. Bulutlardan, mavilerden geçiyor bakışları. Böyle, ufuk sınırlamıyor sanki gökyüzünü. Sonsuz bir gökyüzünün altında sonsuzlukla eziliyor.

2 YORUMLAR

  1. Luzumsuz, keyif kaçıran kelimeler yok.Bu hakettiğin bir kazanç.Yazmaya devam etmen, güzel yazı bekleyenler için değişik bir tad olacaktır.Bu yolda gelişimini tamamlaman dileğiyle yeni yazılarını bekliyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here