Edebi Köşe Elliot-1. Bölüm

Elliot-1. Bölüm

163
0
Paylaş

Bir uzay aracı atmosfere giriyordu.
Sesler kabinin içinde yankılanıyordu.
Gürültü, mürettebatın kendi seslerini duymasını engelliyordu.
Bağırıyorlardı ancak faydası neydi?

21 Ekim 1962. Hazırlıklar tamamlanmıştı. Özel eğitim almış dört astronot önlerine gelen belgeyi soğukkanlı bir şekilde okumaya çalışıyordu. Belgenin sonuna geldiklerinde Anna’nın gözleri duvara kenetlenmişti. Artık Planet Burr filmini sevdiği adamın kollarında izleyemeyecekti.  Daha doğrusu artık bir adamı sevemeyecekti. Bir insanı öldürmek için illa ki canını almanıza gerek yoktu. Anna’nın ölüm fermanı önünde duruyordu. Hayalleri ellerinden alınmış küçük bir çocuk gibi öylece bembeyaz duvara bakıyordu.

Mitya sadece boşvermişti. Astronot olma yolunda canını dişine taktığı mücadele ve hayatından verdiği tavizler onu hissizleştirmişti. Bu belgeyle beraber biten umutlar Mitya için pek bir anlam ifade etmiyordu. Kaybedecek bir hayali bile olmayan koca cüsseli bir adam, ölüden pek de bir farkı yoktu.

Nikolay dünyanın içinde bulunduğu bu durumda, uzayda olmanın çok daha güvenli olduğunu düşünüyordu. Moskova’nın göbeğine inebilecek bir atom bombası büyük bir felaketle sonuçlanabilirdi ve Nikolay da bu felaketten nasibini alacaktı, nükleer serpintiden kaçamazdı.

Ayrıca ne kadar imkansız görünse de, başarılı olunursa hayatı tümden değişebilirdi. Bu Nikolay’ı heyecanlandırıyordu. Bu başka bir gezegene gitmekten daha öte bir şey olmalıydı. Bu ayın yüzeyine ayak basma hayalinden çok daha harika bir rüyaydı.
Bambaşka  hayatta açılacak bir çift göz.

Baikonur uzay tesisinin içinde yürüyen bir çift otoriter ayakkabının attığı adımlar yaklaştıkça Vera anılarına gömülüyordu.
Tak! Tak! Tak! Tak!
Vera’nın çocukluğundan hatırlayabildiği tek anı, bulunduğu odada soğuk terler dökmesine neden oluyordu. Bir kutunun içinde canlı canlı gömülmek.

Babasının belli olmayışı, Reka Köyü’nde Vera’nın hep itilip kakılmasına neden olmuştu. Her gün daha da azan çocuklar bir gün buldukları büyük bir sandığı, kazdıkları derin bir çukura attıktan sonra…

Vera bu anıyı hatırlamak istemiyordu. Çırpınışlarını hatırlıyordu, yardım çığlıklarının kutuda boğukça yankılanmasını. Kimsenin duymadığı yakarışlarını hatırlıyordu. Vera zaten çok eskiden ölmüştü, bir kez daha ölmeyi kaldıramazdı.

 Evet, kendisi bir astronottu ama kimse onu o daracık alanda yıllarca tutamazdı. Bu Vera’nın dayanabileceği bir şey değildi. Vera bir tabuta konulup uzaya gömülecekti, en azından Vera’nın perspektifinde yapacakları şey buydu. Korkular hayatta kalmanın temel iç güdüsü değil miydi? İç güdüleri ona önüp arkasına bile bakmadan kaçmasını söylüyordu.

Adımlar bitti ve kapı açıldı. İçeriye giren kişi çok tanıdıktı. Leonid Brejnev. SSCB Yüksek Sovyet Prezidyumu Başkanı.

– Ne düşünüyorsunuz yoldaşlarım?

– Bu delilikten başka bir şey değil!

– Daha geçen yıl Yuri Gagarin’i dünyaya nasıl indireceğinizi bilmiyordunuz! Bizi göz göre göre ölüme mi fırlatacaksınız?

Anna ve Vera Brejnev’e isyan ederken Brejnev aslında tam da beklediği tepkileri alıyordu. 1962 yılında uzaya dört astronot fırlatacak ve bu astronotların duruma göre 200 yıl uzayda kalmasını sağlayacaktı. 1957 yılında, sadece beş yıl önce köpek Layka’yı roketin içinde kızarttıkları göz önüne alınırsa, verdikleri tepki azdı bile. Ama bilmedikleri çok fazla şey vardı.

” Şimdilik size çok fazla açıklama yapamayacağım ama dünyanın ve insanlığın kaderi büyük tehdit altında çocuklar. Fırlatılmaya hazır 50.000 nükleer başlık sabırsızlıkla Amerika’nın atacağı adımları bekliyor. Çocuklarım, bu bombalardan sadece birisi Nagasaki’yi yerle bir etmeye yetti.
Birinci dünya savaşını basit bir genç başlattı, milyonlar öldü. Birinci Dünya Savaşı ikinciye ortam hazırladı, ikinci bize kıyametimizin anahtarını verdi. Artık çok yaklaştık.
Sizi soktuğum bu durumun ne kadar zor olduğunu biliyorum ama ben… Ben korkuyorum. İnsanlığın sonunun gelmesinden korkuyorum. “

“ Gerçekten böyle bir şey olacağına inanmıyorsunuz değil mi?”

“ Çocuklar, Pasifik ve Atlas’ta kaç balistik deneme yapıldı biliyor musunuz? Şu pencereden dışarı baktığınızda ne görüyorsunuz?”

Brejnev parmağını batıya doğru kaldırıp bir süre öylece dışarı baktı ve “ Ben ülkeme ve dünyama doğrultulmuş füzeler görüyorum” dedi Türkiye’yi, İtalya’yı ve İngiltere’yi ,Amerika’nın füzelerini konuşlandırdığı üç ülkeyi göstererek.

Uygun iniş yeri bulunamadı!
Anna sürekli sarsılan kabinde gözlerini açtı. Uzay gemisi vücudunun metabolizmasını yavaşça canlandırıyordu. Tamamen mekanik sayaçlarla oluşturulmuş bir biyonik yaşam desteği. Yirmi beş metrekarelik alanda bulunan dört “Sibirya Uykusu” sarsıntı nedeniyle civatasına kadar titriyordu.

Anna’nın kafasında sesler netleşirken anlamaya çalışıyordu. “Uygun iniş yeri bulunamadı?”.
Bu ne demekti?

Anna hatırlamaya başlamıştı. Eğer gerekli durum öngörülürse roket dünyaya geri dönecekti. Ama uygun iniş yeri bulunamazsa? Roket, tesisi veya herhangi bir deniz kıyısını bulamamışsa, karaya iniş gerekli olacaktı. Mutlak ölüm. Ölmekten korkuyordu. Anna bağırmaya başlamıştı.

Anna bağırmaya başlamıştı. ” Bizi ölüme gönderiyorsunuz ve bir de üstüne insanlığın sonundan bahsediyorsunuz! Efendim, üzgünüm ama yaptığınız şey cinayet!”

-Korkma güzel kızım, teknolojimiz düşündüğünüz ve bildiğiniz kadar geri değil. Sadece en büyük kozumuzu gizli tutmaya çalışıyorduk, devletin en üst makamından bile. Sizin yapacağınız tek şey gerekli eğitim ve pratiği en kısa süre içinde alıp rokete binmek. Devamında gözlerinizi kapatacaksınız, biraz uyku, belki bir anlık bir rüya, gözlerinizi açtığınızda her şey bitmiş gitmiş olacak.

Nikolay kafasını belgeden kaldırdı ve Brejnev’e sordu;

  • Peki diyelim ki soğuk savaşın iki tarafı da bütün başlıkları ateşledi ve biz de bu durum sonucu dünyaya geri getirildik. Öyle bir durumda nasıl faydalı olabiliriz ki? Hiçbir bilgimiz olmayacak, geliştirdiğiniz yeni teknolojilerden anlamayacağız, nefes alabileceğimiz bir dünya olmayacak.
  • Hayır, her şey olacak. Bulunduğunuz bu tesisin gezdiğiniz her santimi, bildiğiniz, dedikodusunu bile duyduğunuz her yeri, aslında gerçek tesisin yarısını bile oluşturmuyor. Başından beridir plan buydu çocuklar. Ayda veya marsta yaşamı kurabileceğimizi sanmıyorum, bugünkü teknolojilerle mümkünatı bile yok, ama en azından bunu yapabiliriz. Siz dört büyük kahraman, insanlığın nöbetçileri, eğer önümüzdeki 200 veya 300 yıl içinde böyle bir felaket gerçekleşirse, Titan’ın yörüngesinden çıkacak ve geri döneceksiniz.
    Dünyaya geri dönene kadar geçen zaman nükleer etkilerin zayıflamasına neden olacak. Başka bir felaket olsa bile tesis size gerekli bilgileri, erzakı ve dünyayı eski haline getirmek için kullanabileceğiniz, getiremeseniz bile kolonileşmeyi baştan başlatabileceğiniz bütün altyapıyı sunacak.
    İnsanlığın kurtarıcısı, SSCB olacak. Kırmızı bayrağımız göklerde dalgalanacak.

Kırmızı. Çok fazla kırmızı. Uyarı ışıkları durmaksızın yanıp sönüyordu. Çok fazla sarsıntı. Çok fazla… Kabus.
Nikolay çoktan uyanmış  ve ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Mitya kabininin içinde sadece bağırıyordu. Kırılmaz camlar arasında boğuklaşan insan çığlıkları. Aslında bağırmayan tek kişi Nikolay’dı.

Paraşüt açılmamış, kabin son hız çakılıyordu. Nikolay durumun farkına vardı ve soğukkanlılığını koruyarak bulunduğu yaşam destek ünitesinden dışarı çıktı. Çırılçıplak bir halde yürümeye çalışıyordu ancak kasları onu ayakta tutamıyordu. Nikolay karşısındaki kırmızı kolu gözüne kestirdi ve etraftan güç alarak ilerlemeye başladı.

Bulundukları kabinin sarsıntısı dinmeye başlamıştı, artık çakılmalarına pek fazla zaman kalmamıştı. İklimsel özellikler kabinin camından görülebiliyordu, kar yağıyordu ve bu en fazla 60 saniyelerinin kaldığını gösteriyordu. Yere çakılmaya…

Nikolay bacaklarındaki son güçle kola doğru atladı, kırmızı kolu aşağı çekti ve açılan paraşütün gemiyi yavaşlatmasıyla kabinin zeminine yapıştı.

Kabin, paraşüt sayesinde yumuşak bir iniş yaptı ama normalden çok daha yumuşak bir iniş gerçekleşmişti. Nikolay ayağa kalktı ve uzay elbisesini giymeye başladı. Bir şeyler kesinlikle ters gidiyordu. Hiçbir iniş bu kadar yumuşak olamazdı.

Mitya ve Anna yaşam ünitelerinden çıkar çıkmaz kusmaya başladılar. Vera hala uyanmamıştı.

Ölüm kalım mücadelesi an itibariyle başlamıştı. Mitya, Anna’nın koluna girdi ve uzay elbisesine kadar yürümesine yardım ederken Nikolay da Vera’yı uyandırmaya çalışıyordu.

Uzun bir uğraş sonucu Vera da uyandı ve elbisesini giydi. Dört kişilik takım ne olduğunun farkına bile varamadan uyanmışlar ve gerekli prosedürleri uygulamışlardı. Peki ya şimdi ne olacaktı?

Anna çaresiz bir şekilde nefes almaya çalışıyordu. En son ve en yakın hatırladığı anısı doktora adını söylediği andı. Gözlerini kapattı ve burada uyandı.

Nikolay grubun haline baktı ve kendini geçici olarak lider ilan ederek konuşmaya başladı.

  • Yoldaşlar, gözlerimizi açmamız demek, en korkulan gün gelmiş demektir. Korku içinde ağlayarak kısa vakitte ölebiliriz ya da elimizden gelen her şeyi iyi bir takım oyunuyla ortaya koyarak insanlığa bir şans daha verebiliriz. Şimdi size soruyorum, Benimle misiniz?

Bütün bir gruptan umutsuz bir evet cevabı çıktı.

-O halde, toparlanın ve dışarıda neler olmuş hep beraber bakalım. Boikanur’a ulaşmamız lazım.

Bembeyaz. Dışarıda kardan başka hiçbir şey yoktu. Sadece bir direk ve bembeyaz zemin. Bu yumuşak inişin açıklamasını yapıyordu ama kar ne kadar kalındı?

Astronotlar şaşkınlıkla nereye indiklerini anlamaya çalışıyorlardı. Önlerinde gördükleri direk, kafalarındaki her tahmini çürütüyordu. Kutuplar olamazdı, sıradan bir kent olamazdı, şehirlerarası otoban olamazdı, olsaydı tek bir direk olmazdı. Astronotlar direğe doğru yürümeye başladılar ve her adımlarında durum daha da korkunçlaşıyordu.

Direk, Baikonur Uzay Tesisi’nin fırlatma rampasıydı. Daha doğrusu ucuydu. 60 metreye yakın bir fırlatma rampasının sadece ucu görünüyordu… Dünyaya neler olmuştu böyle?

Şimdi yapmaları gereken ilk şey metrelerce yükseklikteki karı, uzay tesisinin kapısına ulaşmak için temizlemekti.

Saatlerce süren uğraşları sonucu ekip karları yatay olarak kürüyerek Baikonur’un kapısına ulaşabilmişti. Kapıyı sert bir tekmeyle açıp içeri girdiler. Altmış metre derinde olmak tesisin içinin zifiri karanlıkta kalması anlamına geliyordu. Başlıklarının üzerindeki ışıkları açarak etrafı incelemeye başladılar.

Sanki içeride kıyamet kopmuş gibiydi. Bütün belgeler yırtılmış ve etrafa saçılmış, boyalar dökülmüş ve içleri ürperten bir manzara oluşmuştu. Astronotlar buna neyin neden olduğunu anlamak için kafa yoruyordu ama akıllarına hiçbir şey gelmiyordu. Birbirlerine sorabilecek cesaretleri de yoktu.

Vera yerden bir kağıt aldı ve üzerini okudu, “15 Nisan 1992 Baikonur Uzay Tesisi Kapatılıyor”.

15 Nisan 1992. Baikonur Uzay Tesisi Kapatılıyor.

Vera kağıdı havaya kaldırarak diğerlerine e gösterdi. Nikolay’ın nefes alışları hızlanmaya başladı.

Nikolay korkusunu kontrol altına alamıyordu. “ Korkma, korkma, Brejnev’in ekibi hala yerli yerinde oturuyor olmalıdır. Az sonra gideceğiz ve bir yüzlük votka içeceğiz.” diye kendini telkin etmeye çalışsa da paniğine yenik düştü ve sergi kısmına koşmaya başladı.

Yuri Gagarin maketinin içinde oturduğu Vostok 1 roketinin modeli oracıkta masumca duruyordu. Üzeri bolca tozlanmıştı ama Nikolay titreyen elleriyle bile hiç zorlanmadan maketin üzerindeki tuşlara şifreyi girerek gizli kapının açılmasını sağladı.

Nikolay içeri girmek için cesaretini toplamaya çalışıyordu, diğer arkadaşları ona yetişmek için koşturuyordu ama Nikolay nihayet cesaretini topladığında, büyük bir hüsranla karşılaştı.

İçerisi bomboştu.

Nikolay başlığını çıkarttı, gözlerinden damla damla yaşlar süzülüyordu. Hayatta kalmayı başarsalar bile, artık dünyada ne olup bittiğini bilemeyeceklerdi, belki de kaynakları bitene kadar kendilerinden başka kimseyi göremeyeceklerdi ve sonunda bu çukurda tek başlarına geberip gideceklerdi. Belki de dünyada sadece dört insan kalmıştı, kim bilebilir?

Vera, Anna ve Mitya koşarak Nikolay’ın girdiği boş, karanlık odaya girdiler. Odadan ziyade içinde eski bilgisayarlar, konserve zulaları, yataklar, yaşamlarını sürdürebilecekleri diğer erzaklar ve araştırmalarını yapmalarını için gerekli edevatlar haricinde bomboş ve kapkaranlık koca bir salon!

Vera: Yani her şey buraya kadar mıydı?

Mitya: Hayır, erzağımız yettiği sürece sürünmeye devam edeceğiz. Gün ışığından mahrum, dişlerimiz dökülecek, sonra kan işemeye başlayacağız. Sonra erzağımız bitecek. Aklımızı kaybedeceğiz, birbirimizi boğazlayacağız ve öleceğiz. Her şey buraya kadar.

Nikolay’ın gözleri kızarıyordu. Ağlamak onun için daha fazlasıydı. Üzüntüden değildi, hüzün basit kalırdı. İsyanı, her şeyin yolunda gidecekken son anda hikayesine sert bir nokta konmasındandı. Gözyaşları durmuyordu ve yumruklamaya başladı başlığını.

Nikolay: Ben bunu hak edecek ne yaptım? Ben bu siktiğimin sonunu hak edecek ne yaptım? Kalmadı. Elimizde ne kaldı? Umut mu? Hangisini umut edeyim? Sevmeyi mi? Kimi? Bozuk bir yolda araba sürmeyi mi? Kazanamayacağımı bildiğim halde kumar oynamayı mı? Ben kumar oynamazdım. Ben poker oynamayı bile bilmiyorum. Ama artık kumar oynayamayacağım. Bu ne anlama geliyor biliyor musunuz?

Anna karanlık salonda, Nikolay’ın küfürlerini umursamadan geziniyordu. Nikolay haklıydı, geride hiçbir şey kalmamıştı. Tesis 1992’de kapatılmıştı. Katipler kayıtlarını da en fazla kapanışa kadar sürdürebilirlerdi.

Eski bilgisayarlar, üstleri tozlanmış, bir maden suyu şişesi. İnsanlıktan onlara kalan son ipucu bir maden şişesi miydi? Defterler vardı, katiplerin dünya tarihini tuttuğu defterler. İçini açtı Anna, son atılan tarih 26 Aralık 1991: SSCB’nin Varlığı Son Buldu!

 

Defterin içinden sarkan bir kağıt Anna’nın dikkatini çekti. Bir not:

“Sevgili Uzay Fatihlerime,

Evinize hoş geldiniz evlatlarım, bilin ki şu anda hayatta değilsem de hepinizle gurur duyuyorum. Dünya’nın çivisi çıktı ama durum o kadar da kötü görünmüyordu. Soğuk savaş bittiğinde sizi geri getirmenin yollarını aradık ancak geminiz gönderilen çağrıları almıyordu. Sayacın dolmasından başka şans yoktu. Umarım ki sizi en güzel şekilde ağırlarlar.

Dünya hala yıkılmadıysa.

Hala yok edemediysek.

Eğer başardıysak, durumunuzun ne kadar kötü olduğunu biliyorum. Tesis kapatıldı. Katipleri çekmek zorundaydım ama sizler iki katibe muhtaç değilsiniz. Dünyada bir kişi kaldıysa bile, bulun onu, bulun ve tekrar yeşertin insanlığın tohumlarını.

Yazabildiklerim ancak bu kadar. Zamanım dolu. Kapı daha fazla dayanamayacak. Sizi seviyorum Anna, Vera, Mitya, Nikolay.

Hayatla kalın…”

Sararmış kağıdın üzerinde iki damla gözyaşı kurumuş, koyu bir renk değişimine neden olmuştu. Anna Nikolay’a döndü ve bağırdı: “ Ayağa kalk kızılın oğlu!”

Akşam olmuş, dört barbunya konservesi bitmiş, dört astronotun ilk toplantısı başlamıştı. Başlıklarındaki ışıkları açıp kendilerine

Nikolay: Brejnev’in planları tutmamış desenize.
Mitya: Sokayım ona.
Anna: Acaba neden öldü?
Nikolay: Vatan hainliği?
Vera: Sanmıyorum, büyük ihtimalle evinde öldü, acaba notu buraya nasıl ulaştırdı?

Nikolay: Bunları şimdilik bilmemizin imkanı yok. Peki, şimdi ne yapacağız?

Anna: Elimizde neler var?

Vera: Bir tabut, pardon mekik. İçi yemek dolu işlevsiz bir sığınak.

Anna: Altmış metre karı unuttun.

Mitya: Altmış metre kar var.

Anna: Teşekkürler Mitya.

Nikolay: Bu çok uzun süredir kar yağdığı anlamına gelir. Ya insanların bir kısmı donduysa?

Anna: Ve kristalize olmadan, canlıyken gerçekleşmişse…

Mitya: Mekikteki metabolizma çözücü iş görebilir!

Nikolay: Ama böyle bir cesedi bulmak kolay olmayacaktır.

Anna: Gerekirse günlerce çabalarız. Başka işimiz mi var?

 

Günlerce kar kazdılar. Durmadılar yine kazdılar. Kimisinin ağır uzuv kayıpları vardı, kimisi kristalize olmuştu, kimisi çok gençti, kimisi yaşlı. Ama 8. günde Vera elindeki küreği havaya fırlattı.

Bulmuştu.

Orta yaşlarda, siyah saçlı, uzun boylu bir erkek.

Dikkatle mekiğe taşındı. İçinde uyutuldukları ünitelerden birine yerleştirildi.

Mekanik sistem uyandırmak için ayarlandı. Titanyumdan bir çark sadece.

Karanlık.

Ölüm.

Serin bir nefesin camı aydınlattığı buğu.

Ve gözlerini açtı korkuyla genç adam, ölmesine bile izin vermeyen dünyadan yine kaçamadı.

Ölüm, dört astronota, insanlığa bir şans daha vermek için, bir can borç verdi; zamanı geldiğinde geri almak üzere.

(Berkay Barcın)

Paylaş
Önceki İçerikMusul-Kerkük ve Lozan
Sonraki İçerikElliot-2. Bölüm
Simull Sekizi
8 ruh hastası yazar bir araya gelip kitap yazmayı denerse ortaya ne çıkar? Evet, adını Elliot koyduk. Onur Alan-Ahmet Mete Karaer-Buse Alış-Münir Akman-Zeynep Merve Karakaya-Atakan Haydaroğlu-Berkay Barcın-Merve Ertan ve sürpriz konuğumuz Opus.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here