Teknoloji Elliot-3b

Elliot-3b

112
0
Paylaş

Ve Matrus,başladı anlatmaya:

  Güneşin ufka tatlı bir pembelik yayarak usul usul gözden kaybolduğu serin bir akşamüstü, hava almak bahanesiyle çıktığım küçük, sevimli bahçenin diğer ucunda, cebinden eksik etmediği Parliament paketinde kalan son sigarasını büyük bir iştahla tüttüren Alexander; Ona doğru attığım emin adımların sesini duymuş olacak ki, birden sol elini havaya kaldırarak heyecanla bağırdı:

– Yaşama ve ölüme hükmetmek istiyorum!

Onu en doğal haliyle, üstelik yalnızken yakalayabilmiş olmak, cesaretimi pekiştirmek adına bana sunulmuş mükemmel bir fırsattı. Zira bu çocuksu, yahut mizahşör yanını yoğun çalışma ortamında, bir parça dahi olsa görmek zinhar mümkün değildi.

– Ted Bundy’nin meşhur sözü. Yoksa biz faniler ne yaşama, ne de ölüme hükmedebiliriz, öyle değil mi bay Mavi Sakal?

Bana niçin bu şekilde hitap ettiğini anlamam uzun sürmemişti. Tünelin merdivenlerini boyarken pek de uzun olmayan, seyrek sakallarıma bir miktar boya sıçramış, bunu fark ettiğimdeyse çok geç kaldığımı anlayarak tüneldekilerin diline düşmekten kurtulamamış, hak ettiğim üzere “Mavi Sakal” damgasını yemiştim. Her daim hayranlıkla takip ettiğim bay Alexander da bu fırsatı kaçırmayarak bana yeni lakabımla seslenmeyi tercih ediyordu, anlaşılan.

– Evet efendim, bu söz ona ait, hatırladım. Tüm ekip Ted Bundy’nin hayatını ezbere biliyor. Pek tabii sözlerini de.

Alexander, dudaklarının arasına sıkıştırdığı sigarayı baş ve işaret parmaklarıyla çekerek ağzına dolan dumanı zevkle havaya doğru üfledi.

– Ah, Electra… Biz yeryüzünden silinmekte olan şu garip insanlığa nefes olmak isterken onun… Onun hayranlığının ısrarla nefes kesenlerde olması… İşte hayatı özetleyen yegâne çelişki…

Mânâsızca gülerek sağa sola salladığı kel başını öne eğdi ve kendini, boyası dökülmüş uzun çitlere yasladı.

– Umarım onun bu tuhaf merakı takımda olumsuz tepkiler almasına neden olmuyordur.

– Aksine, ilgiyle karşılanıyor.

Alexander ‘in içten gülümsemesi yüzüne sabitlenmiş, gerçeklikten uzak,donuk bir ifadeye evrilirken bu hali,sevimli kılmaktan çok onu korkutucu bir ebeveyne dönüştürmüştü.

– Söylesene Mavi Sakal, bu naif, hoş beyefendi duruşunun ardında nasıl bir canavar yatıyor? Anlatmak ister misin?

Doğrusu böyle bir soru beklemiyordum, bariz bir şekilde afalladığımı görmek onun hoşuna gitmiş gibiydi.

– Anlayamadım efendim?

– Hadi ama, diyerek omzuma gayet sert bir yumruk attı. Bu,oldukça acıtmıştı.

– Duyduğun bu saygıyı neye borçluyum?

– Yaşınıza, tercrübe ve deneyimlerinize. En çok da…

– Electra’ya, ha?

Araladığım dudaklarımı ağır ağır birleştirirken, titreyen gözbebeklerimi görmemiş olmasını dileyerek, nemli toprağa ve ucu çamur lekeleriyle dolu siyah timberland botlarıma bakakaldım. Zira utançtan avuçlarım sırılsıklam olmuş, yanaklarımsa  alev almaktan kurtulamayacak kadar ısınmıştı.

– Ha-hayır, bay Alexander. Size gösterdiğim saygı kesinlikle sizin kişiliğiniz ve bize bir baba gibi kol kanat germenizden kaynaklanmakta.

Alexander, son kez içine çektiği sigaranın havada dans eder gibi süzülen dumanını burnundan soluyarak izmariti toprağa attı ve üzerine topuğuyla bastırdı.

– Pekala, evlat. Kızımın fotoğraflarından yaptığın albümü iznin olmadan aldığım için sana bir özür borçluyum. Sonuçta sana ayrılan odaya izinsiz girmiş bulundum.

Yerin dibine girmek üzereydim, hatta sanırım belime kadar batmıştım da. Alex’in yüzüne bakacak halim kalmamıştı.

– Söylesene Mavi Sakal, o kadar fotoğrafı nerden buldun? Kızımın fotomodellik yapmadığına da eminim.

Kafamda kurguladığım ve şu an boğazıma düğümlenen onlarca sözcüğün aksine, şu an yalnızca sesli bir şekilde yutkunmakla yetinmiştim.

– Başını biraz daha eğersen sana devekuşu muamelesi yapmak zorunda kalacağım.

Peki ama nasıl kaldırabilirdim ki başımı?!Hiç beklemediğim,tahmin bile etmediğim şeyler işitmişken,dahası,gerçeği bildiğini öğrenmişken,bunu nasıl yapabilirdim?!

– Cesareti olmayanın hislerinden şüphe ederim, evlat.

Evlat derken, bu hitabın üzerine öyle güçlü bastırmıştı ki, bir an sözlerinin altında ezildiğimi hissetmiştim.

– Bunda utanacak bir şey yok, her genç adamın hissetmesi gereken duyguları hissediyorsun, hepsi bu.

Bu samimi konuşması beni yüreklendirmek için miydi, yoksa ağzımı açtığım an beni olduğum yere gömmek için miydi, anlayamamıştım.

– Hem, bana açılmak yerine gidip Electra’yla konuşabilirsin. Çünkü ben sana hislerin açısından onun vereceği karşılığı veremem, dedi kahkaha atarak. Peki ben de gülmeli miydim onunla birlikte?

– Ben sandım ki…

– Babasına şirin, sevimli bir beyefendi gibi görünürsem beraberliğimiz çok daha kolay olur diye düşündün, ha? Öyle mi?

Cevap vermedim. İstediğim şey, ondan habersiz iş yapmayıp öfkesini üzerime çekmemekti, asla olmadığım biri gibi görünmek değil.

– Fakat evlat, bir babanın gözlemi ve sezgileri çok güçlüdür. Eğer kızını bir yabancıya emanet etmek isterse…

– Emanet etmek istediği kişinin cesur ve dürüst olmasına önem verir, diye atıldım, kalbimin hızla çarptığını hissederek. Sonunda başımı kaldırmış, Alex’in kehribar gözlerini yoklama cesaretini kendimde bulmuştum.

– Yani?

– Yani efendim… Size olmadığım biri gibi görünmek, gerçeklerle karşılaştığınızda benim küçük düşmeme, sizinse büyük bir hayal kırıklığına uğramanıza sebep olur. Ve biliyorum ki Alexander Klaproth, bir yalancıya değil kızını, günahını bile vermez.

Bu sözlere dilimin nasıl döndüğünü ben bile idrak edememiştim. Alex’in yüzünde oluşan, daha doğrusu bir türlü yüzünden silinmeyen o tuhaf, itici gülümsemesi, yerini sert bir ifadeye bıraktı.

– Harika.

Yaşadığım tüm bu duygu yoğunluğunun akabinde, hemen arkamızdan gelen çıtırtıyla birlikte, küçük Destina’nın cılız sesini işittik.

– Beyler, yemek zamanı.

*****

Aylardır, Alexander’in mütevazı evinin bodrumunda çalışmalarımızı sürdürüyor, yine onun bizler için tesis ettiği küçük, ama iş gören, penceresiz odalarda konaklıyorduk.2003’e veda etmemize pek bir zaman kalmamıştı. Havalar soğumuş, bununla beraber Alex bizlere birer küçük elektrikli soba temin etmişti. Odanın ufak olması bu noktada işimize fazlasıyla yarıyordu.

   Pekala, derdimiz neydi bizim? Neden bir araya getirilmiştik? Ne yapmak istiyorduk? Tüm bunların cevabı açıktı; dünya bir yerlere sürükleniyordu, bunu kestirebilmek de pek alâ mümkündü; savaşlar, hastalıklar, yoksulluk, bilinçli katliamlar, kontrollü ölümler… Nüfus bir taraftan artarken, diğer yandan da hızla azalıyor, bu durum kimilerinin işine geliyor, kimileriniyse isyana çağırıyordu. Yetkililer mi? Bu işe kim el atarsa yetkili de o olacaktı!

    Soğuk bir kış gününde karşılaştığım, ardından ufak bir yardımla gününü kurtardığım Alex’in dostâne çağrısı üzerine bu ekibe dahil olmuştum. Bu küçük grupta benimle birlikte yalnızca beş kişi bulunuyordu. Beş farklı hayat, beş farklı hikaye… Alex’in takımdaki dört elemanı hangi kriterlere göre seçtiğini zamanla öğrenmiş, dik başlı Maximillian hariç diğerleriyle gayet iyi anlaşmıştım. Evet, Maximillian… İki metreye yakın boyu, geniş omuzları ve ilerleyen yaşına meydan okuyan atletik vücudu ona ürkütücü bir hava katıyor, keskin yüz hatları ve iri oniks gözleriyse onu olduğundan çok daha agresif, katı gösteriyordu. Ama hayır, görünüşünün aksine, Maximillian asla huzursuzluk çıkaran biri değildi; yalnızca takıldığı bir şeye günlerce kafa yoruyor, bazen sorularının cevabını alana kadar odasından dışarı adımını atmıyordu. O,içimizdeki en tecrübeli bilim adamıydı, tam manada bir bilim adamı. Kendime bu sıfatı yakıştıramadığım kadar, onun bu unvanı benliğine harfi harfine nakşettirmesi, bende ona karşı büyük bir hayranlık uyandırıyordu. Fakat, yalnızca hayranlık. Ne yazık ki benimle iletişim kurmaya pek yanaşmadığı için ona yakınlık gösteremiyordum. Ama en azından, bizi ortak paydada buluşturan takım ruhumuz halen canlı, halen diriydi.

Ağırbaşlılığı ve tecrübesiyle ön plana çıkan saygıdeğer Max’in yanısıra, grubun neşe saçan, eğlenceli komedyeni Enrico’yu, benim sevgili dostumu tanıtmama izin verin. Tahminen 1.75-1.80 (1.80’in üzerinde olmadığına eminim) boylarında, Alex ve özellikle de Max’in kaslı vücudunun yanında pek cılız kalan, dikkat çekici parlaklığıyla girdiği ortamda hemen fark edilmesini sağlayan çelik mavisi gözleri ve omuzlarına dökülen kestane rengi bukleleriyle, karizmatiklik kategorisine ismini altın harflerle yazdıran güzide bir gençti. Espritüeldi ve bu hali çalışma zamanlarında onu zor duruma sokabiliyordu.

Zira Alex, çalışma süresince milletinin en belirgin özelliğini, bir Alman disiplinliliğini -kızı, güzeller güzeli Electra da dahil- tüm ekibe aksettiriyor, bu konuda kimseye taviz vermiyordu. Kimi zaman Max’le ters düştüğü durumlar olsa da, kimse Alex’in kaba sayılabilecek davranışlarını yadırgamıyor, herkes halinden memnun görünüyordu. Üstelik Alex gerçekten çekilmez, meymenetsiz herifin teki olsaydı, evini bir ihtimal uğruna farklı milletlerden tam dört yabancıya  işgal ettirmez, her akşam önümüze dumanı üstünde tüten yemekler koyması için henüz 14 yaşındaki sevimli kızı Destina’yı mutfağa sokmazdı. İşte bu yüzden o kelimenin tam manasıyla hakiki bir babaydı.

    Gelelim takımın nadide çiçeği, güzellik abidesi biricik Electra’ya… Ah, Electra… Tarifi bile öyle zor, öyle imkansızken, ona duyduğum aşk nasıl böylesine gerçekçi olabiliyordu? Anlam vermesi güçtü… İsmini aklımdan geçirdiğim an yüreğimin beyhude çırpınışları beni kanatlanmış bir kuş gibi kendimden geçiriyor ve bu his, gerçeklerin duvarına toslayana kadar aklımı, gönlümü uçurmaya devam ediyordu. Dilim döndüğünce bu Tanrısal sanatın kusursuz eserini anlatmayı deneyeyim.1.65 civarı olduğunu düşündüğüm ideal boyuna oranla hafif balık etli diyebileceğim, fakat bu dolgunluğun fiziğine harika bir görünüm vermesi dolayısıyla kilosunu pek de takıntı haline getirmesine gerek kalmayacak şekilde hoş, minyon bir forma sahip olduğunu söylemeliyim. Parlak, gümüş rengi gözlerini çevreleyen gür kirpikleri, bebeksi bir görünüme sahip kavisli küçük burnu ve ince, koyu pembe dudakları, kar tanesi kadar beyaz tenini süsleyen birer yaradılış mucizesi gibiydi. İpeksi kızıl saçları daima fön çekilmiş gibi dümdüz, uzun ve ışıltılıydı. O aydınlık, safi yüzünde, burnunun üzerinde serpiştirili belli belirsiz birkaç ufak çil lekesinden başka hiçbir ize rastlamak mümkün değildi.

Evet, kesinlikle baş döndürücüydü.

Eksen kaydırıcıydı.

Harikuladeydi.

Lakin onu benim gönlümde bu denli kıymetlendiren asıl sebep, güzelliği, çekiciliği değildi; merhametiydi. Sokak hayvanlarına kendi elleriyle çaktığı kulübeler, ağaçların dallarına astığı kuş yemlikleri, su kapları, evinde beslediği tavşanı üşümesin diye ördüğü minik kazaklar… Hepsi, bunların hepsi, içinden taşan merhamet deryasından birer damlaydı. Onun çehresini bu denli güzelleştiren de, içine art niyet karıştırmadığı berrak duyguları, davranışlarıydı. Her ne kadar seri katillerle ilgili derin bilgilere sahip olmaktan hoşlansa da, onları sadist ruhlu olduğu için değil, hayatlarını sıradışı bulduğu için seviyordu.

O,çok farklı bir kişiliğe sahipti.

Sevilesi bir farklılık.

Kaderin onu karşıma çıkarması, tesadüf olamazdı, olmamalıydı. Aylardır içimde büyüttüğüm, sabırla yeşerttiğim çiçekli hislerimi öğrenme zamanı gelmişti; Alex’in onayını da alıp, gönlümü rahatlattığıma göre, artık Electra’ya heyecanlı kalbimi bir an önce açabilirdim.

Hatta hemen, şimdi yapmalıydım bunu.

Fakat o,odasında yoktu.

Tünelin girişinde toplanan bir avuç ekip üyesi, Alex’in gür sesiyle motive olmak üzere ona kulak vermişlerdi. Alex ise konuşmayı başlatmak için aralarına katılmamı bekleyerek  gözleriyle beni takip ediyordu.

– Geciktiğim için üzgünüm, efendim. Çok önemli bir…

– Kuralları hatırlatmak için tohuma kaçmış sayılmaz mısın, sevgili Matrus?

-Biliyorum, biliyorum efendim, ama…

–  Aylardır buradasın ve şartları harfi harfine hafızana kazıdığına da eminim.

O haklıydı. Kurallarına istemeyerek de olsa karşı gelinmesinden nefret ederdi. Çenemi kapasam iyi olacaktı.

– Bir daha olmayacağına dair söz veriyorum.

– Olmayacak zaten.

Gururum incinmemişti, aylardır beraber yaşıyorduk ve Alex’in mizahı kadar, ciddiyetine de alışmıştım. Daha doğrusu, herkes benim gibi, durumu kabullenmişti. Çalışma süresince ciddiyet, paydos vaktinden itibaren samimiyet.

– Dinleyin, dedi liderimiz, bizleri şöyle bir süzerek. Vakit kaybetmeden, kulak dolduran tok sesiyle, konuşmaya başladı.

– 8 aydır burada, yeraltında sizlerin emekleriyle hemhal oluyorum. Başka şansımızın olmayışı bizi soğuk, karanlık koridorlarında turladığımız basit ve gösterişsiz çalışma ortamımıza adapte olmayı öğretti. Bunun için gerçekten üzgünüm, fakat araştırma merkezine yapılan düzenli kontroller, bizi bu karanlık tünele tıkarak, bize imkansızlık içinde imkan üretmemizden başka bir seçenek bırakmadı. İşe iyi tarafından bakalım; burada kimyasallarla oynamayı bırakıp, doğaya yönelerek, mucizevi birçok şifalı bitki, ağaç, kaya, hatta toprak çeşitleri keşfettik. İlkel koşullarda bir şeyler ortaya koymak, imkanlar dahilinde yapılan çalışmalardan çok daha kıymetli olacaktır.

Lider Alex’in sözünü, biricik kızı Electra’nın nazikçe havaya kaldırdığı eli yarıda kesti.

– Baba… Afedersin, bay Alex, bu çalışmalar ne zamana dek sürecek? Bu zorlu koşullar içinde daha ne kadar çabalayabiliriz?

– Mutlak bağışıklığı bulana kadar, dedi Alex, kararlılığını yansıttığı sert bir ses tonuyla.

– Fakat sekiz aydır elimizde koca bir hiçle çırpınıp duruyoruz. Umudumuzu yitirmek üzereyiz.

– Bu kadar zahmete kısa bir zaman zarfı içinde istediğimizi elde edemedik diye pes etmek için girmedik, bayan Electra. Oldurana dek buradayız. İtirazı olan?

Kimseden ses çıkmadı. Herkes çektiği zorlukların karşılığını almak istiyor, bunun için uğraşıyordu.

– Güzel, dedi Alex. Yüzüne çok hafif bir tebessüm yayıldı.

– Son çalışmamızda, güçlü tesire sahip olduğunu tespit ettiğimiz birkaç şifalı mahsulü bir araya getirerek oluşturduğumuz kapsülleri, denek olmaya herkesten çok gönül veren Maximillian üzerinde  test ederek, istediğimiz sonucu vermediğini gördük. Dostum Max’e canı pahasına bu işte yer aldığı için teşekkürlerimi sunarım.

Gözler, birkaç saniyeliğine mütevazı bir hareketle Alex’in selamlayan Maximillian’a döndü. Ardından tekrar liderimize odaklandık.

– Şimdi, bu zamana dek keşfettiğimiz, özelliklerini kendi yöntemlerimizle tek tek ortaya çıkardığımız bu bitki, ağaç mahsulleri yahut kaya tozlarını, tehlike arz eden diğer cinsleriyle birleştirerek, ortaya yeni bir sentez çıkaracağız.

– Biraz açar mısın, nasıl olacak bu?

Enrico’nun sesindeki merak dolu ifadeyi tüm çıplaklığıyla işitmiş olan tek kişi ben olmamalıydım. Hepimiz, bu sorunun cevabına dikkat kesilmiştik.

– Bitkilerin tahliliyle ilgilenirken, aralarında tehlike arz eden, zehir saçan mahsulleri bir kenara ayırmıştık, hatırlayın.

Bunu unuttuğumuzu yahut unutabileceğimizi sanmıyorum, zira o zehir dolu bitkiler bazılarımızın neredeyse sonu olacaktı.

– Ayırdığımız bu bitkilerden en kuvvetli etkiye sahip olanını tespit edip yine faydası en güçlü olan bir diğer mahsulle birleştireceğiz.

– Bu çok tehlikeli bir yöntem, emin misiniz efendim?

Alex’in hiddetle çatılmış kaşları ondan bir miktar ürkmeme neden olmuştu. Yine de ağzından çıkacak olan her bir söz, bize yol gösteren birer fener timsali olduğu için, şu an olduğu gibi öfkeli bakışlarla bizleri süzmesi, ona olan bağlılığımızı zayıflatmıyor, aksine güçlendiriyordu.

– Maximillian ölümsüz müydü de, üzerinde yaptığımız onca deneyin yan etkilerini göze alarak her seferinde gönüllü bir denek olup, önümüze hiç düşünmeden serildi, ha? Şu an hangimiz tamamen güvendeyiz?

Gözler tekrar Max’e çevrildi. Alex, hararetli konuşmasının son cümlelerini bizlere aktarmak üzere dikkatimizi yeniden üzerinde topladı.

– Elimizde 11 farklı zehir,28 çeşit de tedavi edici var. Aralarında en güçlü olanlarını tahlil ederek işe başlayın. Ben de arşivden bu bitkiler hakkında daha önce elde ettiğimiz bilgileri tarayacağım. Hepinize kolay gelsin!

Konuşma bitmişti, dört bilim sevdalısı loş ışıkta ilerleyerek tünelin sonunda yer alan çalışma odasına geçtik. Electra hemen önümdeydi, şimdi onunla konuşmanın tam sırası, diye düşünerek heyecanla titreyen sol elimi onun omzuna götürdüm.

– Hey, Electra!

Refleks olarak arkasını döndü, yüzüne yayılan sıcak gülümsemeyse, beni iliklerime kadar ısıtmıştı.

– Biraz konuşabilir miyiz?

– Ah, bunu çok isterdim, fakat bay Alex’in tutumunu biliyorsun. Ancak akşamüstü, yemekten hemen önce birkaç dakikamı sana ayırabilirim.

Kalbim ağzımdan çıkacak, Electra’nın kucağına düşecek gibiydi. Şimdi olmasa da, akşama ona her şeyi anlatacak, rahatlayacaktım. Olumlu bir yanıt veya işaret alırsam, evlenme teklifi bile edebilirdim. Fakat şimdi değildi. Akşamüstünü bekleyecektim.

Beklediğim an geldi.

Fakat, olmadı.

Açılamadım.

Ertesi gün denedim, yine yapamadım.

Bir sonraki gün, tekrar…

Tekrar ve tekrar…

Yapamadım.

Ne zaman hislerim iltifat yüklü naif sözcüklere dönüşse, sesim kısıldı, soluğum kesildi, konuşmayı unuttum hatta; en sonunda, kendi rızamla gömüldüm sessizliğe. Aradan geçen zaman, beni yalnızca cesaretten yoksun bırakmış, Electra’ya karşı da komik duruma düşürmüştü. Artık ona hislerimden bahsetmeyi aklımdan çıkarmış, kendimden ümidi kesmiştim.

– Skunk Cabbage.

Antikimyasal eldivenlerini narin parmaklarına geçirirken, bana incelediği bitkinin ismiyle seslenmesi, kalbimin göğsümü deliyormuşçasına atmasına neden olmuştu.

– Aurum Familyası’na ait, büyük ve oldukça pis kokulu, hoyrat bir bitki. Bataklıkta yetişiyor, kokarca gibi de kokuyor. Ah, burnumun direği sızlıyor.

Ona gülümseyerek baktım ve önüne yığdığı cabbagelerin yapraklarını çiçeklerinden ayırma çabasını izledim.

– Fazla tüketildiğinde içindeki kalsiyum oksalat zehri ölüme sebebiyet verir. Aşındırıcı bir toksin…

Zehirli çiçeklerle dolu sepeti önünden alarak yerine, kucağımdaki ekinezya torbasını bıraktım.

– Hiçbir yan etkisi yoktur, aksine, bağışıklık sistemini güçlendirir. Sen bu ekinezyalarla ilgilenirsen daha iyi olur, ben bu cabbagelerin üstesinden gelirim.

Bana o kadar güzel tebessüm ediyordu ki, zamanın tam oracıkta durmasını, sonsuza dek Electra’nın bana bu şekilde gülümsemesini ve bana bu denli içten bakmasını istemiştim. Tabii birkaç saniye içinde güzeller güzeli Electra önüne dönmüş, işine odaklanmıştı bile. Hayallerim, her seferinde başıma yıkılmaktan öteye gidemeyen koca bir enkaza dönüşürken ben, evet, zavallı ben; elimde zehir saçan azılı bitki sepetiyle Electra’nın çalışma alanından ayrılarak, kendi bölmeme çekilmiştim.

(Zeynep Merve Karakaya)

Paylaş
Önceki İçerikElliot-2. Bölüm
Sonraki İçerikNeler Geçti Neler Geldi: 2018 Dizi ve Filmler
Simull Sekizi
8 ruh hastası yazar bir araya gelip kitap yazmayı denerse ortaya ne çıkar? Evet, adını Elliot koyduk. Onur Alan-Ahmet Mete Karaer-Buse Alış-Münir Akman-Zeynep Merve Karakaya-Atakan Haydaroğlu-Berkay Barcın-Merve Ertan ve sürpriz konuğumuz Opus.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here