Düşünce Mutlak ve Muğlak

Mutlak ve Muğlak

1301
1
Paylaş

Belirsizlik kimini teskin eder kimini tedirgin… Çoğu toplum, bilhassa bizimki gibi efsaneler üzerine kurulu yaşamı tercih edenler, tedirgin olan tarafta yer alır. Bunun sebebi kesinlikle doğru bilgiye karşı olan dinmez susuzluk filan değildir. Belirsizlik ardında soru işaretleri barındırır ki bu da yeni cevap arayışları demektir. Hâlbuki sorulmuş ve sorulacak tüm soruların cevaplarını bize altın tepside sunan bir efsane bundan daha fazla huzur, hatta adını doğru koyalım, düşünsel konfor sağlar. Bu efsane, en yüksek ruhî dayanağımız olan din de olabilir, din kadar keskin sınırları olan bir ideoloji veya kalıbı Arnavut kaldırımından daha dar bir dünya görüşü de. Ayrıca sorunumuz efsanenin doğruluğu yahut yanlışlığı da değildir. Bu yazının sorunu efsanelerin, zaten duyularımızın ve aklımızın kısa menzili yüzünden hep uzağımıza düşen hakikatle aramıza koyduğu fazladan mesafelerdir. Dolayısıyla bu yazılanlar, mutlak karşısında muğlakın bir nevi savunusu olarak da değerlendirilebilir.

Biraz daha açmak iktiza ederse mutlak kavramını bilim felsefesi yahut bilgi felsefesi (epistemoloji) açısından ele almayı tercih ederim. Zira doğa, insan ve toplumu anlamak için elde bilimden başka ‘mürşid’ yoktur ve onun yöntemiyle alakalı fikirler de ancak bilimin biricik annesi felsefenin çatısı altında incelenebilir. Zikrettiğim alandaki çalışmalar bize defaatle duyularımızın yanıltıcı olabileceğini ve aklımızın da rastlantısal bir evrim sürecinin ürünü olduğu için ara sıra muzır oyunlar oynadığını göstermiştir. Yani en büyük iki dayanağımız en kritik zamanlarda bir kilitlenmeye de sebep olabilir. Peki, yapılması gereken varlık namına her nesneden şüphe etmek yahut aklımızın yaverliğini terk edip onu daha üst bir akla devretmek midir? Bu soruya evet yanıtını vermek insanlığı, medeniyeti, kendimizi yani her şeyi reddetmektir. Aslolan aklın ve duyunun kusurlarını görmezden gelmemekle birlikte onları etkin şekilde kullanmaya çalışmaktır. Evet, ulaştığımız sonuçlar hiçbir zaman mutlak doğru yahut mutlak iyiyi vermeyecektir. Hatta konuyu sanat açısından ele alırsak mutlak güzel asla görülemeyecek, duyulamayacak, müşahede edilmesi imkân dâhilinde olamayacaktır. Ancak çabamız ve yaşamı anlamlı kılan o soylu arayışımız daha iyi, daha doğru ve daha güzel için bize kapılar aralayacaktır. Alın size anlaşılır bir teşbih: Matematiksel işlemlerdeki ‘öyle olmasa da öyle kabul ettiğimiz sayılar’ mutlak doğru sonucu vermese de ona en yakın değerlere ulaşmamızı sağlar ve sabit değerin virgülden sonraki kısmından ne kadar çok istifade edersek hesap o kadar hassas sonuç verir. Dairenin alan hesabında kullanılan ‘pi sayısı’ yahut fizikte kuvvet konusundaki problemlerde kullandığımız gravitasyon sabiti işte böyle sayılardır. Dolayısıyla aydınlanmanın ve hatta insanlık tarihindeki bütün müspet ilerlemelerin doğal ürünü olan aklın yüceliği ve ehemmiyeti ilkesi asla terk olunmamalıdır. Bunun yolu çokça sorgulamaktan, öğrendiklerimizi tabiat ve hayatla korkusuzca yüzleştirmekten ve bilginin efendisi değil sadık yâri olmaya gayret edip peşinde ömür tüketmekten geçer. Pek tabii ki bu süreçte kendimizden öncekilerin yarattıkları eserler en önemli kılavuzlarımızdır. Fakat burada da es geçilmemesi gereken başka bir noktaya değinmek istiyorum. En büyük filozoflar veya bilim insanları dahi elmas değerindeki fikirlerinin yanında pek çok tehlikeli savla karşımıza çıkar. Fikrin zararlısı olur mu demeyin, eğer fikriniz başka fikirlerin ortaya çıkmasına ve yayılmasına imkân tanımayacak bir dogmatizmin tohumunu taşıyorsa onu zararlı addederiz. Özellikle merkezden planlamacı ve kapalı toplum tasarılarına temel oluşturan Platoncu ve Marksçı öğretiler program haline getirildiğinde felaket doğurabilecek potansiyeldedirler, maalesef ikincisi ihtimal olarak kalmamış, yaşanmıştır. Bu demek değildir ki Platon ve Marx fena adamlardır ve eserleri yasaklanmalıdır. ASLA! İkisi de çok büyük filozofturlar. Hatta sakallının duyarlılığını takdir de etmiyor değilim, nihayetinde Avrupalı toplumların endüstriyel devrim sonrası oluşan yeni iç dengeleri içerisinde ezilen bir sınıfın hakları konusunda aktif mücadele yürütmüş ve bu uğurda sıkıntılar çekmiştir. Benim kastım, bu düşünce adamlarının kitaplarının entelektüel faaliyet olarak okunup incelenmesi ve zengin muhtevalarından faydalanılmasını yadsımak değildir. Öyle olsaydı kendimle çelişirdim ki bu bazen başıma gelse de insanlara yazıyla ifşa etmeyi tercih etmeyeceğim bir durumdur. Okur şunu idrak etmelidir: okuma faaliyeti araştırma, sorgulama, karşılaştırma, öğrenme gayesiyle gerçekleştirilir. Eğer okuduğunuz bir kitap size, ‘bundan sonra başka bir şey okumasam da insan ve tabiat hakkındaki sırra erişebilirim’ düşüncesini aşılıyor yahut kendisinin en temel başvuru kaynağı olduğu iddiasıyla keşfetme alanınızı daraltıyorsa ona en sivri eleştiri oklarınızı yöneltmeniz ve ‘kritik aklın kılıcını’ kınından çıkarmanız gerekmektedir. Abide filozof Immanuel Kant, döneminde mantar gibi çoğalan ve birbirinin mukallidi olmaktan öteye geçemeyen kişilerin kaleminden çıkmış eserlerden yakınarak ‘Bugünlerde moda olan bütün o bilgelikle dolu kitap ciltlerinin şişirme özentisine ancak iğrentiyle bakabildiğimi saklamak istemiyorum.’ demiştir. Bahsettiği kişiler emin olun pek de hafifsenecek yazarlar değildir, en azından sizin benim gibi faniler açısından. Ancak eleştirel bir tavırdan yoksun olarak öncülleri takip etmenin zararlarına dikkat çekmek için yerinde bir alıntı olduğu kanaatindeyim. Ayrıca vurgulamakta isabet olacaktır; kim tarafından dile getirilirse getirilsin, sıkı bir eleştiri süzgecinden geçmeyen her önerme seküler-dogmatik bir dinin ilk vahyidir. Anlaşılacağı üzere buradaki din kelimesi şeması dinleri yahut diğer tek ve çok tanrılı inanç sistemlerini hedef almamaktadır. Fakat onları da kendi alanı içinde tutmaz, semavî dinlerle dünyayı açıklamaya ve hatta düzenlemeye çalışırsanız, sadece bağnazlık üretirsiniz ve “mutlak doğrunun” konforlu yatağında asırlarca uyuyan miskin maymunlar yaratırsınız.

Son tahlilde ‘mutlak doğru’ kavramının imkânsız ve sorunlu olduğuna, bizi daha doğru için arayışa sevk eden muğlaklığın faydalarına ve sürekli eleştirel olmanın gerekliliğine dikkat çekmeye çalıştımsa da bu konuda çok daha değerli yazıların ve kitapların var olduğunu hatırlatmak isterim. Bunların başında da Karl Raimund Popper’in ‘Açık Toplum ve Düşmanları’ isimli eserini sayarım. Umarım zülf-ü yâre dokunmadan meramımı anlatabilmiş ve ufak bir kıvılcım yaratarak konuyla ilgili detaylı bilgiler ve görüşler içeren kitaplar okunmasına teşvik edebilmişimdir. Edemediysem de kaybedecek bir şeyim yok. ‘Zaten zincirlerimizden başka kaybedecek neyimiz var ki?’ Vaktimiz? Olabilir

 

 

1 Yorum

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here